saglik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
saglik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2018 Salı

Dümdüz karın nasıl elde edilir?

Yrd. Doç. Dr. Gamze Şenbursa, günde 30 tekrar ile düz bir karına sahip olmak için yapılması gereken hareketleri açıkladı.

 1- Double Leg Stretch

Sırtüstü yatın. Dizlerinizi 90 derece büküp ayaklarınızı kaldırın. Kollarınızı avuç içleri birbirine bakacak şekilde tavana doğru uzatın.

16 Mart 2016 Çarşamba

Botoks, aşırı terleme sorununa çözüm olabilir mi?

Aşırı terleme, tıp dilindeki adıyla “hyperhidrosis”, insanların sosyal, özel ve iş hayatlarında ciddi sıkıntılar yaşamalarına sebep olur. Örneğin, bir iş toplantınız var ve karşınızdakilerin dikkati sizde değil de, koltuk altınızdaki o geniş ıslak bölgede... Ya da sevgilinizle birlikte vakit geçiriyorsunuz, gayet şık giyinmişsiniz, görüntünüz bir harika, deodorant parfüm her şey tamam, ama o da ne ! Avuç içleriniz şıpır şıpır terlemiş ve sevgilinizin elini bile tutmaya çekiniyorsunuz, ya da koltukaltınız ıslaklıktan başka bir renge bürünmüş, üstüne bir de ter kokusu...

İşte tam bu sebeplerle, insanlar aşırı terleme sorunlarını çözmek için türlü türlü yol aramaktalar. Koltuk altı pedi kullanandan, adaçayı – limon gibi bitkisel Bayanşımlar sürenlere kadar, ve hatta yanında küçük portatif kurutma makinası taşıyanlara bile rastlamaktayız.

Peki, bu aşırı terlemeye bilim bir çare bulabilmiş midir ?

Bu sorunun cevabını BOTOKS ile vermekteyiz. Botox çok farklı kullanım alanlarına sahiptir. Herkesin bildiği kozmetik uygulamalardan, makat çatlağı (fissür) tedavisinde ve hatta şaşılık, migren ve çene kasılması gibi rahatsızlıklarda da çözüm olabilmektedir.

Peki nasıl oluyor da, Botox aşırı terleme sorunumuzu çözüyor ?

Botox koltuk altına, avuç içine ve ayak tabanına uygulanabilmektedir. Uyguladığımız bölgede, sinirden salınan uyarıcıların, ter bezine ulaşmasını engelleyerek etki göstermektedir. Böylece ter bezinden ter üretimi gerçekleşmemektedir. En basit şekliyle, botoksun bu uygulamadaki, etki mekanizması, terlemeyi uyaran sinir ucu ile ter bezi arasındaki etkileşimi engellemesiyle açıklayabiliriz.

Özellikle sosyal hayatında, bu sorundan çok hızlı bir şekilde kurtulmak isteyen kişilere tavsiye ediyorum, çünkü etkisi çok kısa süre içinde görülür. Uygulamanın 3. gününde terlemedeki azalma hem hissedilebilir hem de gözle görülebilir hale gelir.

Botoks ile yapılan bu uygulama ne kadar süre rahatlık verir ?

Aşırı terleme sorunu olan kişilerde, koltuk altı, avuç içi ve ayak tabanlarına, cilt içine enjekte edilerek, 6 ay ile 9 ay arasında, rahatlama sağlanmaktadır. Sonraki uygulamalarda, hem kullanılan botox miktarı azalır, hem de etki süresi uzamaktadır. 3 ila 6 kez uygulama yaptıran bir hasta, daha sonra hiç botoksa ihtiyaç duymadan da aşırı terleme sorunundan da kurtulabilmektedir.

Terleme ile birlikte doğal olarak ter kokusu da azalır.

Botoks, aşırı terleyen bölgelere nasıl uygulanır ?

Hastanın uygulama sırasında olabildiğince konforlu olabilmesi için, lokal anestezi altında uygulanmasını tavsiye etmekteyiz. Tedavi bölgesine, ağrı kesici krem, bölgesel anestezi ya da soğuk kompres uygulaması da yapılabilmektedir. Bu hastanın ağrı eşiğine ve kişisel tercihine de bağlıdır.

Uygulama, her bir koltuk altına 20 – 30 noktasal bölgeye yapılır. 100 ünite botoks genellikle yeterli olur, çünkü her koltuk atına 50 ünite kullanılır.

Botoks bölgeye özel küçük ince uçlu iğnelerle uygulanır.

Tedaviden 15 gün sonra, hasta kontrole çağrılır. Terleme şikayetinde tam düzelme olmamışsa, kontrol muayenesi sonrasında gerekli görülen yerlere ek doz uygulanabilir.

Kozmetik uygulamalardaki botoksun etki mekanizması, sinirle uyarılan kas arasında etkileşim sağlayan uyarıcının engellenmesidir. Aşırı terleme tedavisinde ise, uyarılan kas değil de ter bezleridir. Bu sebeple tedavinin etkisi kırışıklıklardaki gibi kısa değildir, daha uzun sürelidir ve de tekrarlanan uygulamalarla zamanla ek uygulamaya bile gerek kalmamaktadır.

Botoks uygulaması öncesinde ve sonrasında nelere dikkat etmeliyiz ?

Hastanın uygulama öncesinde dikkat etmesi gereken konular vardır. Örneğin, hastalarımızdan, uygulama öncesinde an azından 3 gün öncesinde alkol kullanımını kesmelerini söyleriz. Eğer, kan sulandırıcı ilaç kullanıyorsa (coraspin, aspirin, coumadin), bu ilacı da bir hafta öncesinden kesmesini tavsiye ederiz.

Botox tedavisi öncesinde, koltuk altı kılları, en az 3 gün öncesinde traşlanmalıdır. Eğer kadın hastalarımız, koltuk altı bölgelerine lazer epilasyon yaptırıyorlarsa, en azından öncesinde ve sonrasında seanslarına en az 20 ’şer gün ara vermelidirler. Eğer ki olur da ağda ile koltuk altı kıllarını temizlemek isterlerse, hastaya bu işlemi en az 15 gün öncesinde yapmasını tavsiye ediyoruz.

Botox tedavisi öncesinde tam 24 saat boyunca, koltuk altı bölgesine deodorant, parfüm, terlemeyi önleyici kremlerin kullanımı kesilmelidir. Terlemeyi arttıracağından, tedaviden 30 dakika öncesinde sıcak sıvı tüketimi kesilmelidir. Bir başka deyişle, lütfen koltuk altınıza botoks yaptırmak istiyorsanız, sabredin ve önceki 30 dakika boyunca çay, kahve gibi içecekler tüketmeyin.

Uygulama sonrasında bir hafta boyunca ağır fiziksel aktivitelerden uzak durmalısınız. Çünkü, ağırlık kaldırma, uzun süreli tempolu koşu, halı saha maçı yüzme gibi spor faaliyetleri ya da koşturmacalı bir iş temposu bile aşırı terleme sebebi olabilmektedir. Bu terlemeler, botoks ile elde edilmek istenen sonucu engeller ve etkinin geç başlamasına sebep olur. En azından biraz da olsa bu tip aktivitelerden kaçınmakta fayda vardır. 6 ila 9 ay arası bir rahatlık için, 5-6 gün sabretmek çok zor olmamalı... Zaten tamamen kısıtlayın kendinizi de demiyoruz, aşırı hareketten kaçının diyoruz.

Botoks uygulamasının zararı ya da yan etkisi var mıdır ?

Botoks tedavisinin yan etkileri az olmasına rağmen yine de mevcuttur.

Kan sulandırıcı kullanan hastalarda ve uyarılara rağmen alkol kullanımını kesmeyen kişilerde, iğne giriş yerlerinde, kanamaya bağlı olarak hematom yani kan pıhtısı ve morluklar oluşabilir. Ancak bu durum sizi korkutmasın, çünkü hepsi de geçicidir.

Bazı hastalarımızda, avuç içi terlemelere yapılan botox uygulamasında, elin ince hareketlerini sağlayan kaslarda istemsiz fonksiyon kaybı oluşabilmektedir. Ve bu durum da, elin mesleki beceri gerektiren (müzisyen, cerrah, hemşire...vb) kişilerde bir hafta süreyle sıkıntı oluşturabilir.

Botox, hamilelere ve emziren annelere, botox alerjisi olan hastalara, kanama bozukluğu olan hastalara, sinirlerin iletiminde bozukluk olan hastalarda (motor nöron hastalarında) uygulanmamalıdır.

Botox uygulamasının, tek bir zararı olabilir. O da aşırı sıcaklarda vücut ısısının dengelenmesini bozabilir, çünkü terleme insan vücudunun sağlığı için gereklidir. Bu sebeple, sürekli botoks ile terlemenizi engellememenizi de tavsiye ediyoruz.

Eğer siz de, aşırı terleyen bir bünyeye sahipseniz, bol bol deodorant kullanımından, günde bir kaç kez duş almaktan, sürekli kıyafet değiştirmek zorunda kalmaktan, sosyal ortamlarda hareketlerinizi kısıtlamaktan ve sürekli bir stres içinde yaşamaktan sıkıldıysanız botoks yöntemini düşünmenizi tavsiye ederim.

Lütfen kişisel bakımınıza hem kendiniz hem de çevreniz için özen gösterin.

Hastalığınızı ertelemeyin, tedavi ettirin...

Op. Dr. Mustafa Bolat

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı

www.medicalart.com.tr

Sınav kaygısını azaltan 5 altın öneri

Üniversiteye girişte birinci aşama olan Yükseköğretime Geçiş Sınavı için kimi gecesini gündüzüne katarak çalıştı, Kimi disiplinli bir çalışmayla sosyal faaliyetlerine de zaman ayırdı, kimi ise çok da üzerinde durmadı. Ama sınav zamanı yaklaşırken pek çok ailede ‘olmazsa olmaz ’ heyecan ve kaygı zirvede! Sınav kaygısı birçok öğrenci için sınavların kendisinden daha fazla korkutucu olabilirken, Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi ’nden Uzman Klinik Psikolog Reyhan Algül, geleceğimiz için kritik rol oynayan sınavların çoğu zaman sadece heyecan ve kaygı nedeniyle bile başarısızlıkla sonuçlanabildiğini vurguluyor. Uzman Klinik Psikolog Reyhan Algül, Pazar günkü sınav öncesi sosyal medya tuzağına dikkat çekti; sınav kaygısını azaltacak 5 altın öneride bulundu.

Sosyal medyadan uzak durun

Sınavın bir gün öncesinde akıllı telefonlarınızı daha az kullanın, sosyal medyadan kesinlikle uzak kalın.

Akıllı telefon kullanımı ve sosyal medya gençlerin birbirlerini heyecan ve kaygı açsısından negatif yönde etkilemesine neden olabiliyor. Çok kaygılı bir arkadaşıyla konuşan ya da mesajlaşan bir gencin kaygısı artabiliyor ya da kaygıya kapılabiliyor. Yine sosyal medyada bazen yanlış ve spekülatif bilgiler dolaşabildiğinden bunlar da moral açısından olumsuz etkiler yaratabiliyor. Akıllı telefon, tablet gibi araçlar yaydıkları ışık ile gözleri de fazladan yoruyor. Yorulan gözlerde, sınavda sulanma, görmede bozulma ya da uzun paragrafları takip edememe gibi sorunlara neden olabiliyor.

Mesajlaşırken uykunuzdan olmayın

Uyku kişinin enerji gereksinimin yanında sinir sisteminin düzgün işlemesi ve öğrenilen bilgilerin kalıcı olmasını sağlıyor. Geç saatlere kadar uyumamak ve uyanamamak; metabolizmayı yavaşlattığı gibi dikkat sorunlarına da neden oluyor. Yine bu noktada gençlerin birbirleri ile mesajlaşmaları ya da konuşmaları, uyku düzenlerini bozuyor. Yine sınavdan önceki gece çok geç yatılmaması önemli. Sabahleyin trafiği de göz önüne alarak biraz daha erken saatte kalkacağınız için uykunuzu almaya dikkat edin.

Yiyip içtiklerinize dikkat edin

Performans gerektiren her türlü sınavda, beslenme gerçekten önemli bir yer tutuyor. Dengeli beslenmenin zihinsel ve fiziksel performansa olumlu etkileri var. Omega içeren ceviz, balık, bakliyat gibi gıdalara ağırlık vermek dikkat ve konsantrasyon üzerinde olumlu etkiler yaratıyor. Sınavdan bir gün önce ağır yiyecekler yememek, her zamanki beslenme rutinin dışına çıkmamak önemli. Özellikle sınavdan önceki gün daha önce yemediğiniz bir besin maddesi tüketmeyin.

‘Ya hep ya hiç ’ diye düşünmeyin

Hayat siyah ve beyazdan daha çok gri renkte olduğundan ‘ya hep ya hiç ’ diye düşünmek kişinin başarısını baltalayabilen etkenlerden biri. Öğrencinin kendisini tanıması, kendi kapasitesini ve çalışma performansını gerçekçi değerlendirmesi son derece önemli. Ancak bunun kadar önemli olan bir diğer nokta da ailenin çocuğunu iyi tanıması, açık veya gizli baskı yapmak yerine gerçekçi değerlendirmelerde bulunarak çocuğuna yardımcı olması. Çocuğunuza bugüne dek ‘sınava yeterince çalışmıyorsun ’ demiş ya da baskı yapmış olabilirsiniz ama sınav öncesi artık onu ne kadar çok sevdiğinizi söylemenin tam sırası. Onu başarılı olsa da başarısız olsa da hayat boyu seveceğinizi ve hep yanınızda olacağınızı hissettirin.

Sınav her şey demek değil bunu bilin

Uzman Klinik Psikolog Reyhan Algül “Sınavlar önemlidir ancak hayattaki mutluluğun ve başarının tek göstergesi değildir. 'Şu okulu kazanmalıyım', ' şu puanı almalıyım' gibi düşünceler ile aileyi hayal kırıklığına uğratma korkusu da sınavlardaki kaygıyı artırır. Artık bu son saatlerde zihninizi dinlendirme ve güzel şeyler düşünme zamanı! Unutmayın asıl başarı; sevdiğiniz bir işi yapıp mutlu ve huzurlu hissedebilmektir” diyor.

Uyku apnesi riskiniz var mı?

Tedavi edilmezse uzun dönemde kalp damar hastalıklarına, hatta kalp krizine bile yol açabiliyor. Üstelik son yıllarda çağımızın önemli bir sorunu olan “obezitenin” artmasına paralel olarak görülme sıklığı da giderek artıyor. Obezite uyku apnesine neden olan en önemli etken olsa da, başka faktörler de bu anlık solunum durmalarından sorumlu oluyor. Örneğin sigara ve alkol kullanımı, uyku eğilimini artıran bazı ilaçların kullanılması ve genetik öykü gibi. Acıbadem Taksim Hastanesi Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Ahmet Erdem Kılavuz tüm bu faktörlerin yanı sıra aynı zamanda baş ve boyundaki yapısal problemlerin de uykuda anlık solunum durmalarına neden olabileceğine dikkat çekiyor!

Yüzünüzden test edin… Uyku apnesi riskiniz var mı?

Aşağıda yer alan faktörler horlamanın yanında havayolunda anlık tıkanma ve daralmalar yaratabiliyor. Bu durum da uyku apnesi denilen anlık solunum durmalarına yol açabiliyor. Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Ahmet Erdem Kılavuz aşağıda yer alan etkenlerden biri bile varsa zaman kaybetmeden bir hekime başvurmanızı öneriyor.

Boynunuzun çapı geniş mi?

Erkeklerde 43 cm ’den, kadınlarda 40cm ’den daha kalın boyun çevresi, uyku sırasında çökmeye ve hava yolunda baskıya sebep oluyor. Bunun sonucunda da uyku apnesi gelişiyor.

2. Küçük diliniz gereğinden uzun ve damağınız sarkık mı?

Bazı kişilerde yapısal olarak küçük dil normalden daha uzun olabiliyor. Sarkık damak ve gereğinden uzun küçük dil uyku esnasında hava yolunu daraltarak horlama ve uyku apnesine yol açıyor. Yapılan bir çalışma; artan şişmanlığın ve obezitenin de küçük ve dil ve damak yapısındaki değişikliklere yol açarak hava yolunu tıkamaya daha müsait hale getirdiğini ortaya koyuyor. Ayna karşısında ağzınızı iyice açıp küçük dilinizin dilinize temas edip etmediğini, dil seviyesinden aşağı doğru uzandığını kontrol edebilirsiniz.

3. Küçük çene kemiğiniz yüzünüze göre küçük mü?

Genetik olarak bazı kişilerde alt ya da üst çene daha az gelişip daha geride olabiliyor, bu da dil kökündeki dokuların hava koridorunu kapatıp horlama ve uyku apnesine yol açabiliyor. Normalde üst ve alt çenenin bir uyum içinde kapanabilmesi gerekiyor. Yandan bakışta ise alt çene ve burun tabanı aynı hizada olmalı.

4. Burnunuzda darlık var mı?

Burnun orta duvarının çarpık olması durumunda hava akımı bozulabiliyor ve uyku apnesi gelişiyor. Burun deliklerinden birinden ya da her ikisinden nefes almakta zorluk çeken, geceleri ağzı açık uyumak zorunda kalan kişilerde uyku apnesi ve horlama şikayetleri daha çok görülüyor. Burundaki darlıklar kemik eğrilikleri ve et büyümeleri gibi problemler burun deliklerinden alınan nefes kalitesi ve miktarı karşılaştırılarak belirlenebiliyor. Veya aynaya burundan nefes verip buğulanan kısımları birbiriyle karşılaştırarak da anlayabilirsiniz.

3 tipik belirtisine dikkat!

Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Ahmet Erdem Kılavuz “Devamlı ve uzun süredir devam eden horlama, gündüz aşırı uyku hali ve anlık uyuklamalar ile yakınları tarafından fark edilen uykuda nefes durmaları, uyku apnesinin tipik 3 belirtisini oluşturuyor” diyor. Bunların yanında, gece nefes durmaları sırasında uyanma ve çarpıntı, yorgun-dinlenmeden uyanma, sabah baş ağrıları yakınmalarına da sık rastlandığını belirten Dr. Ahmet Erdem Kılavuz, halsizlik, cinsel istek ve performansta düşme, gece sık tuvalete çıkma, depresyon ve sinirlilik halinin de uyku apnesinin diğer belirtilerini oluşturduğunun altını çiziyor.

Polisomnografi testi ile kesin tanı

Uyku apnesi tanısında önce hasta ve hasta yakınlarından detaylı bir öykü alınıyor. Bunun ardından detaylı bir kulak burun boğaz muayenesi yapılıyor. Dr. Ahmet Erdem Kılavuz, uyku apnesinin tanısını kesinleştirmek için günümüzde altın standart olarak nitelendirilen “polisomnografi” testine başvurulduğunu sözlerine şöyle devam ediyor:“ Bu yöntemle hastanın uyurken kalp atışları, oksijen düzeyinin yanı sıra beyin dalgaları, göz hareketleri, kas gerginliği ve göğüs kafesi aktivitesi izlenip, kayıt altına alınıyor. Bu test sonucunda hastanın uyku süresince alınan kayıtları sonunda bir skorlama yapılıp, bu skorlara göre uyku apnesinin olup olmadığı ve varsa şiddetini belirleniyor”

“Uyku endoskopisi: Ameliyattan maksimum fayda!

Dr. Ahmet Erdem Kılavuz ameliyat gerektiren hastalara cerrahi bir işlem yapmadan önce, hangi cerrahi yöntemin uygulanacağına karar vermek için tanı amaçlı uyku endoskopisi önerdiklerinin altını çiziyor. Kulak Burun Boğaz Uzmanı Dr. Ahmet Erdem Kılavuz uyku endoskopisinin tüm dünyada yeni trend olarak probleme yönelik çözüm sağladığını belirterek bu yöntemin avantajlarını şöyle anlatıyor: “Ameliyathane şartlarında anestezi uzmanı tarafından verilen ilaçlar eşliğinde normal uykuya en yakın uyku simülasyonu yaratıyoruz. Bu esnada kamera vasıtasıyla tüm üst solunum yollarını inceliyoruz ve hangi seviyede ne şiddette tıkanma ve daralma varsa ona yönelik ameliyat öneriyoruz. Böylece 30'a yakın ameliyat tekniğinden hasta için hangisinin uygun olduğunu belirliyor ve cerrahi tedaviyi daha efektif kullanıp hastanın ameliyattan göreceği yararı arttırıyoruz”

Kronik böbrek hastalığı hızla yaygınlaşıyor

Dünya Böbrek Komitesi, bu sinsi ve ilerleyici hastalığa karşı farkındalık yaratmak için 2006 yılından buyana her yıl Mart ayının ikinci haftasında kutlanan “Dünya Böbrek Günü”nde bu yıl dikkatleri çocuklardaki riske çekiyor! Bu yılki slogan “Kronik Böbrek Hastalıkları ve Çocuklar-Önlemek için Erken Harekete Geçin” olarak belirlenirken Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı Başkanı ve Acıbadem International Hastanesi Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Ülkem Çakır, hayati riske neden olan hastalığa karşı önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Son yıllarda çok önemli bir halk sağlığı sorunu haline gelen kronik böbrek hastalığı, aslında basit ve ucuz bazı idrar ve kan testleri ile erken saptandığında önlenebiliyor veya ilerlemesi geciktirilebiliyor. Ama erken tanısının konulamaması buna olanak vermiyor. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Nefroloji Bilim Dalı Başkanı ve Acıbadem International Hastanesi Nefroloji Uzmanı Prof. Dr. Ülkem Çakır, hastalığın sıklıkla son dönem böbrek yetmezliği evresine ilerlediğini belirterek, bunun da yüksek sakatlık, kötü yaşam kalitesi ve ölüm oranları ile hasta sağlığını, yüksek maliyetli diyaliz ve böbrek nakli tedavileri ile de sağlık bütçesini ciddi bir şekilde tehdit ettiğini vurguluyor. Kronik böbrek hastalığı için en yüksek risk gruplarının şeker hastalığı, hipertansiyon, kalp-damar hastalığı ve ailesinde böbrek hastalığı olanlar ile yaşlılar olduğunu söyleyen Prof. Dr. Ülkem Çakır, diğer risk faktörleri arasında obezite, sigara, böbrek taşı, tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları, sık ağrı kesici kullanımı ve bağ dokusu hastalıklarının geldiğine işaret ediyor.

BU YIL ÇOCUKLARDAKİ RİSKE DİKKAT ÇEKİLİYOR!

Tüm dünyada erişkinlerin yaklaşık yüzde10 ’u böbrek hastası. Ülkemizde de her 7 erişkinden biri kronik böbrek hastası. Milyonlarca kişi bu hastalığı çekerken böbrek hastası olan 10 kişiden sadece biri hastalığının farkında. Kronik böbrek hastalığının sıklıkla son dönem böbrek yetmezliği evresinde kendini gösterdiğini belirten Prof. Dr. Ülkem Çakır, günümüzde çocukların da ciddi risk altında olduğuna dikkat çekiyor. Bu sinsi ama önlenebilir hastalığa karşı farkındalığı artırmak amacı ile dünyada ve ülkemizde 2006 yılından bu yana her yıl Mart ayının ikinci haftasında kutlanan Dünya Böbrek Günü ’nde bu yıl çocuk vurgusu yapılıyor. Dünya Böbrek Komitesi bu yılki sloganı “Kronik Böbrek Hastalıkları ve Çocuklar-Önlemek için Erken Harekete Geçin” olarak belirledi. Prof. Dr. Ülkem Çakır, kronik böbrek hastalıkları görülme sıklığının çocuklarda da artıyor olmasının, bu hastalığın ilerleyen yıllarda toplumda büyük bir iş gücü kaybı ve tedavi maliyetine yol açacağının göstergesi olduğunu belirterek “Özellikle çocuk ve genç popülasyonda kronik böbrek hastalığı tanısını erken koymak ve tedavi etmek ciddi önem taşımaktadır. Sosyal ve ekonomik yükü her geçen gün artan kronik böbrek hastalığının kontrolünü sağlamak için, toplumda yaşam biçimi değişikliklerine yol açacak ve böbrek hastalığının önlenmesi ve tedavisine dayalı hastalık yönetimi modelinin bir an önce hayata geçirilmesi gereklidir” diyor.

TEDAVİDEN ÇOK KORUNMAK ÖNEMLİ

Vücudumuz için hayati öneme sahip böbreklerimiz, karnımızın arka duvarında, bel bölgesinin iki yanında yer alıyor. Görünüm olarak kuru fasulyeyi andıran böbreklerin her biri ortalama 10 cm. boyunda ve 150 gram ağırlığa sahip. Böbrekler kanda bulunan zararlı maddeleri ve üreyi süzüyor, idrarla dışarı atılmasını sağlıyor. Bilinçsiz ilaç ve sık ağrı kesici kullanımından sigara ve aşırı alkole birçok yanlış alışkanlık böbreklere zarar verirken Prof. Dr. Ülkem Çakır, kronik böbrek hastalığının önlenebilir bir hastalık olduğunu belirterek, tedaviden çok hastalıktan korunmanın önem taşıdığını söylüyor.

BÖBREK SAĞLIĞINI KORUMAK İÇİN 8 ALTIN KURAL

Formda ve aktif olun

Kan şekerinizi düzenli olarak kontrol ettirin.

Kan basıncınızı kontrol ettirin.

Sağlıklı beslenin ve ideal kilonuzu koruyun.

Yeterli ve sağlıklı sıvı tüketin. Normal kiloda erişkin bir kadın günde 1,5-2 litre, erkekler ise 2-2,5 litre su tüketmeli. Suyun azı gibi aşırısı da böbreklere zarar veriyor.

Sigara içmeyin.

Sık ilaç tüketmeyin.

Şeker hastalığı, yüksek tansiyon, şişmanlık ve ailede böbrek hastalığı öyküsü gibi, böbrek hastalığı gelişiminde etkili olan bu risk faktörlerinden birini veya birkaçını taşıyorsanız böbrek fonksiyonlarınızı düzenli olarak kontrol ettirin.

Strese ne kadar dayanıklıyız?

Dayanıklılık zorlukların üstesinden çabuk gelme ve kişinin bükülüp eğildiği yerden doğrulup yoluna devam edebilme halidir. Dayanıklı insanlar stresli hayat olayları ve değişimlerine çabuk adapte olanlardır. Daha doğrusu negatif duyguları yaşayıp bununla baş ederken doğru kararı verme ve seçebilme kabiliyetini hızlıca gösterebilenlerdir.

Tabii ki dayanıklılık kişisel özelliklerle şekillenir ve her insan için sorunlarla başetme şekli biriciktir denilebilir. Ancak bilindiği gibi doğuştan getirdiğimiz özelliklerin farkına varıp belli egzersizlerle güçlendirilebildiğimiz de bir yanımızdır.

Pozitif Aile Terapisi ve Pozitif Psikoloji Teorileri pozitif duyguların yapılandırılıp, genişletilmesi esasına dayanır. Tahmin edileceği üzere pozitif düşünme ve duyguların öne geçirildiği, keyifli ve farklı ilgi alanlarının çoğaltıldığı bir bünyede negatif duyguların barınması daha kısa sürelidir.

Dayanıklılığınızı artırmaya yönelik kendinizi canlandıracağınız alanlar şunlar olabilir:

1-Sosyal İlişkiler: Seni dinleyen ve problemlerine yol göstereci, destekleyici kişilerle arkadaşlıklar oluştur, veya aktif görev aldığın gönüllü grup çalışmalarına katıl.

2-Günlük Rutin İşlerde: Gerçekçi hedefler oluştur ve gün içinde yaptığın aktiviteler ile hedefe ulaşmaya çalış,

3-Kendini Keşfet: Zor durumların sana öğrettiklerini süzgeçten geçir ve yaşadığın trajik olayların sana neler kattığını görmeye çalış. Bazen zor durumlar sana sahip olduğun ilişkiler veya kendinin değerini hissettirecektir.

4-Vizyonunu Geniş Tut: Tek ağaç değil, ormanı gör ve sadece o problemin hayatını ele geçirmesine izin verme.

5-Hayatın İyi Şeyler de Getireceğini Umut Et: Korkuların ve endişelerin yerine neler istediğine odaklan ve optimistik ol.

6-Kendine İyi Bak: Hem beden hem de zihininin ihtiyaçlarını sapta ve onlar için çaba göster. Seni neşelendirecek ve gevşetecek uğraşlar edin. Spor egzersizlerini ihmal etme.

7-Başına Gelen Kötü Olaya “Dünyanın Sonu Değil” Diye Yaklaş ve Unutma Yaşam Devam Ediyor: Yürüdüğün yolda geleceği güzel düşün ve olumsuz düşüncelerden bir an önce kurtul.

8-Kişiliğinin Pozitif Yönlerini Besle: Kabiliyetlerinin farkına var ve sorun halletme becerilerine güven.

9-Değişimler Kaçınılmaz ise Kabul Etmeye Çalış.

10-Yeni Planlar Oluştur ve Motivasyonunu Canlı Tut.

Biliyoruz ki çocukların dayanıklılığını artıran en büyük besin kaynağı; duygularının anlaşıldığı, sevildiği ve değer verildiği ortamın yaratılarak yaşamın rutini içindeki alışkanlıkları kazandırma ve yaşamdan beklentilerine ulaşırken onlara öncülük etmenin sağlanmasıdır.

Dr. Nuşin Bilgin

Noropsikiyatri Merkezi

Botoksla kaş kaldırma

Orta yaş grubundaki birçok kişinin rahatsız olduğu bu sorun ameliyat olmaya gerek kalmadan botoks enjeksiyonu uygulaması ile tedavi edilebiliyor.

Botoks enjeksiyonu uygulamasıyla kaşların göz ve yüzün geneli ile bütünlük sağlayacak şekilde yeniden şekillendirilebiliyor. Botoks ile kaş kaldırma tekniğinde yüzün ve gözlerin genel yapısı göz önünde bulundurularak uç ve orta kısımları yeniden konumlandırılabiliyor. Bu sayede gözlerin doğal şekli ortaya çıBayanlabiliyor ve ideal büyüklükte görünmesi sağlanabiliyor.

DOĞAL GÖRÜNÜM İÇİN KAŞ İDEAL BOYUTLARDA YUKARIYA KALDIRILMALI

Botilinum toksin enjekte edilerek kaşın düşen kısımları ameliyata gerek olmadan yukarıya kaldırılabiliyor. Kaş tasarımında en önemli nokta doğallığı bozmayacak şekilde gerekli olduğu kadar kaşın yukarıya kaldırılmasıdır. Uç kısmının aşırı bir şekilde yukarıya doğru kaldırılması ya da kaşın orta kısmının konumunun şaşkın ve doğal olmayan bir ifadeye neden olmayacak şekilde ayarlanmasıdır. Bu işlemin doğru bir şekilde yapılabilmesi için uzmanın ciddi bir anatomi bilgisine, tecrübeye ve sanatsal bakış açısına sahip olmak gerekir.

Kaş kaldırma estetiği yaptırmak isteyenlere kişilere yaşları, cilt, göz, kaş yapılarına göre, kırışıklıklar varsa durum ve derinliklerine göre uygulanan çeşitli teknikler vardır. Eğer kaş düşüklüğü ve göz kapağı düşüklüğü ileri seviyede ise bu gibi durumlarda botoks enjeksiyonun dışındaki cerrahi tekniklerin uygulanması gerekebilir.

15 DAKİKADA KAŞ KALDIRMA

İleri seviyede olmayan kaş düşüklüğü sorunları ortalama 15 dakika içinde botoks enjeksiyonu uygulanarak kolayca tedavi edilebiliyor. Enjeksiyon uygulamasının sonuçlarının görünür hale gelmesi için birkaç gün beklenmesi gerekir. Ayrıca botoks ile kaş kaldırma estetiği, kişiden kişiye farklılık gösterse de ortalama 4 ile 6 ay içinde yani yılda 2 kez tekrarlanması gerekir.

Kaş kaldırma estetiği ile kişiler çok daha genç, daha enerjik ve daha mutlu bir ifadeye sahip olabiliyorlar. Siz de kaş düşüklüğünden şikayet ediyorsanız ve cerrahi teknikleri tercih etmiyorsanız, botoks uygulaması ile bu şikayetinizden kurtulabilir, çok daha estetik bir görünüme kavuşabilirsiniz.

Sevgiyle kalın.

Op. Dr. Güncel Öztürk

Estetik, Plastik ve Rekonstrüktif Cerrahi Uzmanı

www.guncelozturk.com

www.botoks.net

14 Mart 2016 Pazartesi

Kürtaj kararı, kadını psikolojik olarak sarsıyor

Kürtajın halk arasında anlamı istenmeyen gebeliğin sonlandırılması için yapılan cerrahi bir müdahale olduğunu söyleyen Op.Dr.Aslı Alay, "Kaza olarak tanımlanan istenmeyen gebelikler bazen evlilik dışı, bazen akademik kariyerinizi kısıtlayan, bazende yeni doğum yapmış bir kadının yaşamında yada bitmiş bir evlilikte olabilir. Yani gebelik sosyal yaşantınızda sorunlara yol açabilir. Her çiftin başına gelme ihtimali olan istenmeyen gebelikler sadece kürtaj ile sonlandırılabilir. Gebelik oluştuktan sonra toplumda düşük ilacı ve iğne olarak bilinen uygulamalar zaman kaybına yol açmaktadır. Kürtaj ülkemizde, Amerikanın birçok eyaletinde, Avrupa ülkelerinin çoğunda birtakım yasalar ile sınırlandırılmış olup, yasal bir müdahaledir. Bu yasal süreç aslında kadını ve kadın bedenini korumaktadır. Ülkemizde kanunen 10, haftaya kadar süresi olan gebelik sonlandırılması, kadın evli ise eş onayı, bekar ise 18 yaş sınırı aranmaktadır Özellikle 10 hafta kadar olan yasal süreç kadın bedenini korumaktadır. Çünkü hamilelik ilerledikçe işlemin getirdiği riskler artmaktadır.” diye konuştu.

Kadınların kürtaj kararı verirken hekimleri tarafından ayrıntılı bilgilendirmeli, her zaman partnerleriyle beraber karar vermeleri önerilmesi gerektiğini ifade eden Op.Dr.Aslı Alay, "Kürtaj işlemi öncesinde kadına karar verme süresi verilmeli ve en azından 1 hafta ara ile 2 görüşme yapılmalıdır.

Genellikle uygun zaman 5-7 haftalar arası olup gebelik ilerledikçe işlem zorlaşır.Hem genel anestezi, hem de lokal anestazi yani rahim ağzı uyuşturularak yapılabilir. Ancak kürtaj öncesinde her kadına kan sayımı, kan grubu,pıhtılaşma ile ilgili testler yapılmalıdır. Özellikle kan uyuşmazlığı açısından değerlendirilmeli , eğer kan uyuşmazlığı mevcut ise işlem sonrası koruyucu iğne yapılmalıdır. İşlem yapılacak hastada genital bir enfeksiyon varlığı araştırılmalı, gerekli durumda antibiyotik verilmelidir..Önerimiz işlemin anestezi hekiminin eşliğinde hastanede yapılmasıdır. Operasyon yaklaşık 10 dakika kadar sürmekte ve hasta aynı gün içinde taburcu edilmektedir .Modern jınekolojide vakum kürtaj denilen rahim içerisinde oluşan negatif basınç ile gebelik sonlandırma işlemi uygulanmaktadır. Bu işlem sırasında büyük plastik enjektör ucuna takılan kanüller ile negatif basınç oluşturulmaktadır. Plastik kanüller tek kullanımlık olup enfeksiyon ve rahimde hasar oluşturma riskini azaltmaktadır. İşlem sonrası genellikle şiddetli bir ağrı ve kanama yaşanmaz. Adet sancısı benzeri ağrı olabilir. Ve basit ağrı kesiciler kullanılır. Bazende 15-20 gün kadar devam eden leke tarzı vajinal kanama olabilir. Kürtaj sonrası ilk adet ise işlemden 4-6 hafta sonra olur. Nadirde olsa kürtaj sonrasında enfeksiyon, rahim delinmesi, rahimde parça kalması, rahim içi yapışıklık, başarısız kürtaj gibi sorunlar ile karşılaşıbilir. Bu nedenle kürtaj işlemi her türlü acil müdahalenin yapılabileceği tam teşekküllü bir hastanede uzman kadın doğum hekimleri tarafından yapılmalıdır.

Bir hekim ve bir kadın olarak her zaman genel anestezi altında kürtaj önermekteyim. Çünkü kürtaj kararı kadını genellikle psikolojik açıdan sarsmakta, bu işlem sırasında kadının bilincinin açık olması, ağrı hissetmesi kadın hayatında travma etkisi yaratmaktadır.Bu travmayı en aza indirmek için işlem ağrısız, steril şartlarda yapılmalıdır.Kürtaj kararını veren kadının kararına saygı duyulmalı hekimi ve yakınları gerekli desteği vermelidir.komplikasyonlar dikkatli ve titiz yapılan işlemler sonrasında oldukça nadir görülmesine rağmen müdahale öncesinde her kadın bu konuda bilgilendirilmelidir” dedi.

İHA

Cilt lekelerine karşı 9 öneri!

Genellikle kadınlarda ortaya çıkan cilt lekelerinde aklımıza sadece güneşe korunmasız çıkmamız sonucu gelişen güneş lekeleri geliyor. Oysa cildin yaşlanması, doğum kontrol hapı gibi kullanılan bazı ilaçlar, lazer ile peeling gibi yöntemlerin hatalı uygulanması ve termal ısı da ciltte leke oluşumuna yol açabiliyor. Ayrıca bu lekeler için bilinçsizce kullanılan krem ve ilaçlar da bazen lekeleri tetikleyebiliyor. Siz de cildinizle lekelerden yakınıyorsanız, şimdi bakım yapmanın tam zamanı, çünkü en başarılı sonucu alacağınız dönem, güneşin henüz yüzünü pek göstermediği soğuk havalar! Peki ama bu sevimsiz lekelerden korunmak, varsa kurtulmak için neler yapmalı, nelerden kaçınmalı? Acıbadem Kadıköy Hastanesi Dermatoloji Uzmanı Dr. Funda Güneri, cilt lekelerine karşı uygulayabileceğiniz yöntemleri anlattı!

Yaz kış demeden güneş koruyucu sürün

Leke oluşumunda en önemli etken ultraviyole ışığı olduğu için yüz ve eller gibi leke oluşumuna yatkın alanları yaz kış demeden 30 -50 koruma faktörlü güneş koruyucularla koruyun. Güneş koruyucu kremi dışarı çıkmadan en az 20 dakika önce sürün ve ortalama 3 saat sonra yenilemeniz gerektiğini unutmayın. Aklınızda bulunsun, araba ve pencere camı güneş ışınlarını engellemiyor. Bu nedenle ultraviyole A ’nın tümü, B ’nin de yüzde 35 ’i camdan geçiyor. Bulutlu günlerde yüzde 60, gölgede de yüzde 50 oranında güneş ışığına maruz kalıyoruz. Dolayısıyla güneş koruyucu ürünleri bu ortamlarda da kullanmayı ihmal etmeyin.

Güneş koruyucunuz ultraviyole A ve B ’ye karşı etkili olsun

Leke şikayetiniz varsa seçtiğiniz güneş koruyucunuz hem ultraviyole A, hem ultraviyole B ’ye karşı etkili olmalı ve mümkünse içinde glabridin, kojik asit , nikotinamid ve C vitamini gibi leke tedavisinde etkili maddeleri de içermeli.

Makyajı abartmayın

Makyajda kullanılan özellikle pudra ve fondöten gibi ürünlerin kaliteli olmasına özen gösterin. Makyaj altı olarak seçilen kremlerin gün ışığında leke oluşumuna neden olabilecek A vitamini ve meyve asitleri (AHA ) ya da bitki özleri içermemesine dikkat edin. Güneşe çıkarken foto hassasiyet yaratmaması için parfüm, deodorant ve alkol içeren kozmetikler, bitkisel yağlar da sürmemeye dikkat edin. Aklınızda bulunsun, lekelerin üzerine fondöten öncesinde mercan rengi bir kapatıcı uygulamanız, kahverengi lekeleri gözlerden saklayacaktır.

E, C ve A vitamininden zengin beslenin

E ve C vitamini antioksidandan zengin besinler arasında yer alıyorlar. C vitamini ciltte kollajen üretimini destekliyor ve ultraviyole ışınlara karşı ciltte hasarı onarmaya yardım ediyor. E vitamini de ayrıca lekeleri tirozinaz enzimini azaltarak baskılıyor. A vitamini de cilt yaşlanmasında ve leke düzeltmede etkili oluyor. Tüm bu faydaları nedeniyle yeşil sebzeler, kivi, çilek, narenciye ananas, ay çekirdeği ile bademi sofranızdan eksik etmeyin.

Yeşil çay ve bitter çikolata tüketin

Yeşil çay ve bitter çikolata antioksidan özellikleri sayesinde ciltte lekelenme riskini azaltıyorlar. İçerdikleri bu antioksidan maddelerle cilt yaşlanması ve leke oluşturan serbest radikallerin vücuttan atılmasını sağlıyor, cilt kan akımını arttırıyor ve güneşin zararlı etkilerinden cildi koruyorlar. Haftada birkaç fincan yeşil çay ve haftada 2 kez bitter çikolata tüketmeniz cilt sağlığınıza olumlu etki gösterecektir.

Sigarayı bırakın, hem de hemen

Leke oluşumu sigara içenlerde daha sık görülüyor. Bunun nedeni ise sigara içenlerde kan dolaşımının yeterli düzeyde oksijen taşıyamaması yüzünden ciltten toksik maddeleri de

daha az uzaklaştırması. Bunun sonucunda da cilt yaşlanması, dolayısıyla da leke oluşumu riski artıyor.

Solaryuma dikkat!

Solaryumun tıpkı güneşe maruz kalındığında olduğu gibi yeni cilt lekeleri oluşturabileceğini ve var olan olanı arttırabileceğini unutmayın. Solaryumla deri ultraviyole ışınlardan kendini korumak için kalınlığını ve melanin denen renk maddesinin yapımını arttırıyor. Bu durum da cilt yaşlanması ve lekeyle sonuçlanabiliyor.

Koenzim Q10 takviye edin

Koenzim Q10 doğal olarak vücutta bulunan ve yaşla birlikte azalan bir enzim. Güçlü bir antioksidan olan koenzim Q10 desteğini dönemsel olarak kullanılabilirsiniz. Ciltte lekelenmeler varsa koenzim Q10 içeren kremleri tercih etmenizde fayda var.

Tedavi için en uygun zaman!

Kimyasal peeling: Hidrokinon, kojik asit, arbutin, azelaik asit, glikolik asit, retinol içeren kremlerle peelin ’e başlanıyor. Mevsim uygunsa glikolik asit gibi bir ajanla kimyasal peeling yapılabiliyor. Mevsim gözetmeksizin, güneşten koruma şartıyla enzim peeling uygulaması oldukça etkili oluyor. Ciltteki koyu rengi oluşturan melanin pigmentini önleyen bu peeling, genelde tek seans yapılıyor. Devam kremi günlük olarak uygulandığı takdirde başarı şansı 2-4 hafta içerisinde yüzde 80-90 gibi oldukça yüksek rakamlara ulaşıyor.

Kriyoterapi: Lentigo, yani güneş ya da yaşlılık lekeleri için sayıca uygunsa, hem yüz hem de ellere kriyoterapi uygulanabiliyor. Bu yöntem sıvı nitrojenin sprey olarak cilde uygulanması ve dokuyu dondurarak tahrip etme esasına dayanıyor. 3 hafta içerisinde alttan sağlıklı cilt ortaya çıkıyor.

PRP uygulaması: Bu yöntem de leke tedavisinde yer alıyor. Her mevsim uygulanabiliyor.2-4 hafta aralarla 3 seans uygulama yapılıyor. İçerdiği büyüme faktörleri ile cildi yeniliyor ve lekeye neden olan hücrelerin aşırı çalışmasını baskılıyor. Kombine tedavilerde başarı şansını artırıyor.

IPL ve lazer yöntemleri : IPL ve Q anahtarlı lazerler ile CO2 fraksiyonel lazerler leke tedavisinde uygulanıyor. IPL yoğun atımlı ışık sistemini oluşturuyor ve lekelerin giderilmesinde başvuruluyor. Q anahtarlı lazer sistemleri de çok kısa süreli atımlar yaparak renk hücrelerindeki pigmenti tahrip ederek etkili oluyor. Fraksiyonel lazerler, ciltte minik sütunlar açarak yeni kollajen üretimini tetikliyor. Tüm lazer sistemleri uygun kişilerde ve uygun lekelerde dermatolog tarafından seçilerek kullanılıyor. Genelde 5-6 seans uygulama gerekiyor.

Kadınların %55’i varislerden şikayetçi

Araştırmalara göre ise Türkiye ’de 20 ila 70 yaş arasındaki kadınların %55 ’inin varislerden şikayetçi olduğu ifade ediliyor. Karşılaşılan varis hastalığına bağlı olarak, gelişen varis yaraları ise hastalar için ciddi sorunlar yaratıyor.

Bu anlamda varis yaralarının oluşumlarına ve tedavi yöntemlerine değinen Yara Bakım Koordinatörü Deniz Yahcı, varis yaraları hakkında bilinmesi gereken tüm ayrıntıları özetliyor.

Varis yarası nedir?

Varis hastalığının ilerlemesi sonrası genellikle bacağın alt kısımlarında ortaya çıkan yaralardır.

Varis yaraları neden oluşur?

Toplar damarlar vücuttan toplanan kanı kalbe taşırlar ve bu taşıma işlemi yer çekiminin aksine aşağıdan yukarı doğrudur. Kanın yukarı doğru taşınması vücudun alt kısmındaki toplar damarlarda kanın geri dönüşünü engelleyen tek yönde açılan kapakçıklar sayesinde olur, bu kapakların bozulması ile kan akımının yukarıya doğru değil aşağıya doğru olması ile damarlarda genişleme, kanın göllenmesi gibi olumsuz sonuçlar ortaya çıkar.

Diğer bir oluşum şekli ise; toplar damarın pıhtı ya da bası ile tıkanmasına bağlı olarak kanın düzgün bir biçimde yukarı doğru akamaması sonucunda, toplardamar kan basıncı dokulardaki normal basıncının üzerine çıkar. Seneler ilerledikçe gerçekleşen bu sürekli basınç olayından dolayı , dokularda ve genellikle bacak derisinde bozulmalara bağlı olarak yara oluşumu meydana gelir.

Varis yaralarının genel belirtileri nelerdir?

Genellikle ayak bileği ve diz arasında olur, daha çok ayak bileği ön yüz kısmında oluşur, cilt koyu renkli (daha çok kahverengi bir görünümdedir) pul pul ve kalınlaşmıştır. Genellikle bacak kısmında varisler vardır.

Yaralar belli bir boyutta ve düzende değildir. Aynı anda birçok farklı boyutta ve görüntüde yaralar olabilir.

Türkiye ’de varis hastalığından etkilendiği düşünülen 10 milyon kişi var

Türkiye ’de varis hastalığının görülme sıklığı nedir?

Bacak varisleri muayenehane pratiğinde en sık karşılaşılan damar hastalığıdır.

Yetişkin nüfusun %15-20 sini etkiler.

Ailesel geçiş oranı ırk ve bölgelere göre%60-85 arası değişir.

20-70 yaş arası kadınların %55 ’ i varislerden şikayetçidir.

Türkiye ’de etkilendiği düşünülen kişi sayısı yaklaşık 10 Milyondur, ancak kesin bir istatistik yoktur.

Varis yaraları kadınlarda neden daha fazla görülmektedir?

Kadınlarda erkeklere oranla 2-4 kat daha fazla görülür. Görülme nedeni ise; Hormonel yapı, doğum kontrol hapları, gebelik (özellikle çok doğum yapmış kadınlarda) ve bir nedeni de kadınların erkeklere göre daha az kas yapısına sahip olmasından kaynaklanmaktadır.

Varis yaraları tedavi edilmezse hasta ayağını bile kaybedebilir

Varis yaraları tedavi edilmezse bu yaralar ne gibi sorunlara yol açar?

Venöz ülserler açık yaralardır ve düzenli bir tedavi planı hazırlanmazsa iyileşmesi çok zaman alır ya da imkansızdır. Bu sürecin uzaması yarada enfeksiyon gelişmesine neden olur, yara genişler, derinleşir ve büyür. Uzun süren enfeksiyon durumu dokuları geçip kemiğe kadar ilerlemesine neden olabilir. Bu tedavi sürecini daha uzun ve sıkıntılı bir yola sokar. Kemik enfeksiyonları 3/6 ay arası antibiyotik kullanımına neden olabilir bu bile kesin bir iyileşme sağlamayabilir hatta hasta ayağını kaybedebilir.

Diğer bir olumsuzluk ise yaralar hastanın sosyal hayatını olumsuz yönde etkiler ağrılar hareketlerini kısıtlar, hasta yaradaki akıntılardan ve enfekte olan bölgenin kötü kokmasından dolayı rahatsız olur ve sosyal ortamlardan kendini soyutlamaya başlar.

Varis yarası olan hastaların yaşamlarında dikkat etmesi gereken durumlar nelerdir?

Aslında varis yarası olan hastalarımızın varislerinin yara haline gelmemesi için dikkatli olmaları daha önemli. Bunu önlemek için ;

Uzun süre ayakta kalmamalı yada uzun süre harekersiz oturulmamalı

Düzenli yürüşler, egzersiz ve spor çok önemli

Dengeli beslenmeli ve kilo alınmamalı

Elastik (basınç uygulayan) çorap giyilmeli

Mümkün olduğu kadar ayaklar yukarı kaldırılarak dinlendirilmeli

Dolaşımı bozacak dar ve sıkı giysiler tercih edilmemeli

Uzun uçak yolculuklarında veya konferanslarda her 35-45 dakikada bir kalkıp hareket edilmeli

Uzun otomobil yolculuklarında her 45 dakikada bir kısa süreli yürümeye özen gösterilmeli

Otururken bacak bacak üstüne atmaktan kaçınılmalı

Hergün bacaklara 1-2 kez soğuk duş yapılabilir.

Sigara kullanılmamalı

Aşırı sıcak ortamlardan kaçınılmalı (sauna ve uzun süre güneşlenmek gibi)

Varis Çorapları tedavide etkili midir?

Varis yararları nasıl tedavi edilir?

1) Öncelikle venöz basıncı ortadan kaldırmalıyız ve varisi tedavi etmeliyiz.

Bu birçok farklı yöntem olabilir, Kalp Damar cerrahlarımız tarafından cerrahi işlem yapılabilir ya da hastaya uygun ise ve cerrahi işlem istemiyor ise Girişimsel Radyoloji ile tedavi edilebilir, lazer yapılabilir, skleroterapi yapılabilir, köpük uygulanabilir, radyofrekans uygulanabilir. Bu yöntemlerden hastaya uygun olan tercih edilir. Bazen bu yöntemlerden birkaçı bir arada da planlanabilir ve kombine bir tedavi uygulanabilir.

2-Yara tedavisi planlanır:

Yara dezenfekte edilir, ölü ve enfekte dokular temizlenir ve cildin tekrar oluşturularak yaranın kapanması sağlanır. Bu süreçte ultrasonik debridman cihazları kullanılabilir, bu sayede enfeksiyon daha hızlı yok olur ve ultrasonun etkisi ile doku beslenmesi, oksijenlenmesi artar, yaradaki oksijen kapasitesini artırmak için topikal oksijen cihazları kullanılabilir, yaranın daha hızlı kapanması için dokuyu besleyen özellikli ürünler kullanılabilir.

Ve olmazsa olmaz kompresyon bandajları ya da varis çorabı mutlaka kullanılmalı.

Varis yaralarında tedavi süresi nedir?

Hastadan hastaya değişmekle birlikte süresini tahmin etmek zordur. Doğru bir tedavi planı ile yara kısa sürede iyileşebilir.

Venöz ülser tedavisinde iki amaç vardır. İlki yaranın iyileştirilmesi, ikincisi ise yaranın bir daha tekrarlanmasının engellenmesidir. İlk amaç yani yaranın iyileştirilmesi yara bakımı ve varis çorapları ya da sargılarla dıştan bası ile mümkündür. İkinci amaç olan ülserin tekrarlamaması altta yatan toplardamar sorununun çözümü ile sağlanır.

Tedavi sürecinde hasta nelere dikkat etmelidir?

Dolaşımını bozacak davranışlardan kaçınmalı ,Varis çorabı kullanılmaya devam edilmelidir. Çorap giymeyenlerde 5 yıl içinde tekrar ülser açılma riski %69 iken, çorap giyenlerde bu oran %32 ’dir.

Tedavinden sonra hastalık tekrar etmemesi adına hastanın hayatı boyunca günlük yaşantısında dikkat etmesi gereken durumlar var mıdır?

Sigara bırakılmalıdır

Günde 3-4 kez 30 dk boyunca yatarak bacaklar yukarı kaldırılmalıdır.

Varis çorabı ve sargılar düzenli kullanılmalıdır

Fazla kilolar verilmelidir

Bacak kaslarını kuvvetlendirecek egzersizler yapılmalıdır.

Ayakta durmak yerine yürüyüş, oturmak yerine yatarak bacakları kaldırmak tercih edilmelidir

Doktor tarafından verilen ilaçlar kullanılmalıdır

Varis yaraları tedavi edildikten sonra hastalığın tekrar etme ihtimali var mıdır?

Varise neden olan toplar damar sorunu mutlaka çözülmeli aksi takdirede %30-40 tekrar yara açılabilir. Bu nedenle yara iyileşse bile varis çorabı kullanmaya devam edilmelidir.

Belirli meslek grupları varis hastalığında risk altında mıdır?

Sürekli ayakta kalan yada sürekli oturarak kaslarını kullanmayan meslek gurupları risk altındadır

Berberler, barmenler, tezgahtarlar, garsonlar, öğretmenler, hostesler,kasiyerler ve hemşireler gibi...

Ağız kokusu nedir?

Ağız kokusunu bir hastalık olarak tanımlamak zordur. Tek başına ağız kokusu çoğunlukla ağız bakımının eksikliği ve diş eti hastalığının sinyali olabilir.Ancak ağız kokusu çok önemli hastalıkların işaretçisi de olabilir. Ağız kokusunu PATOLOJİK ve FİZYOLOJİK olmak üzere iki kısma ayırmak mümkündür.

1. Fizyolojik ağız kokusu:

Her sağlıklı birey sabah uyandığında sindirim kanalında biriken gazlar veya dil sırtında üreyen bakterilerin sebep olduğu ağız kokusu ortaya çıkabilir. Dil sırtını fırçalamak ve sürekli olmamak şartıyla çinko içeren ağız gargaraları kullanmak etkili olabilir.

Beslenme sonrasında görülen, nefesteki (ağızdaki değil) kötü koku da fizyolojiktir. Örneğin sarımsak ve soğan yiyen bir insanın kanına geçen uçucu aromatik bileşikler, dışarı atılır. Kan gazlarının akciğerden atılımının sebep olduğu bu koku bir hastalık değildir. Tedavi gerektirmez.

2. Patolojik Ağız Kokusu (Gerçek halitosis):

Patolojik halitosis olanların bir kısmı ağızlarındaki çirkin kokunun ya farkında değildirler, ya tolere etmektedirler veya kabullenmişlerdir bu kabullenme sosyal anlamda ve bireysel bazda kişinin içe kapanmasına dahi neden olabilir.Eşler arası bu sorunun konuşulmaktan çekinilmesi ilişkileri olumsuz etkilemektedir.

Patolojik halitosis vakaları 3 kategoriye ayrılır:

Tip-1: Ağızının koktuğu hastanın kendisi tespit eder. Böyle hastaların ortalama %25i dişhekimine müracaat ederler. Genellikle ağızlarındaki kokuyu kabullenmişlerdir. Halitosisten farklı bir şikayet ile dişhekimine müracaat ederler. Dişhekiminin uyarısı ile tedavi edilirler.

Tip-2: Koku, hastanın kendisinin değil, yakınlarının tespitidir. Böyle hastaların %50si dişhekimine müracaat ederler.

Tip-3: Ağız kokusu, hastanın kendisi veya yakınlarının tespiti değil, şüphesi veya tahminidir. Veya hastanın aralıklı dönemlerde silik yakınmaları olmaktadır. Böyle hastaların daha büyük bir kısmı dişhekimine müracaat eder.

AĞIZ KOKUSUNDA ETKİLİ OLAN ÜRÜNLER VAR MI:

Ağız kokusu tedavisi Çinkolu ürünler kullanılmalıdır. Çinkolu macun, gargara, sakız, vs..

ağız kokusu tedavisi chlorhexidin içeren gargaralar en çok 1 hafta kullandırabilirsiniz, aksi durumda hastanın dili ve dişleri kahverengi boyanacaktır.Çinko içeren gargaraları diş taşı temizliği yapılıp var olan problem giderildikten sonra kullanmak etkili olmaktadır.

Ağız kokusu tedavisi Çinkolu gargaraların chlorohexidin içermeyenleri ömür boyu kullanılabilir. Boyamaz.

Ağız kokusu tedavisi Maalesef eczanedeki 10 gargaradan 9 tanesinde alkol vardır. Alkol içeren gargaralar kokuda etkili değildir.

Ağız kokusu tedavisi Çinkolu sakız verebilirsiniz.

AĞIZ KOKUSU TEDAVİSİNDE:

Ağız kokusu tedavisinin ilk adımı hastanın ağız hijyenini düzeltmek ve o şekilde korumaktır.

Ağız kokusu tedavisi ağızda bakteri tutunabilecek her pürüzlü yüzeyi gideriniz. Ağız içerisindeki bütün yüzeyler bakterileri tutamaz olmalıdır, cilalı olmalıdır.

Ağız kokusu tedavisi en sık rastlanan problem köprü gövdesinin altının kapalı olarak hazırlanmış olmasıdır. Köprü taşıyan bireyler potansiyel ağız kokusu hastasıdır. Bundan şüpheleniyorsa , köprüleri sökülmelidir. Sayısız ağız kokusu vakası sadace ağızdaki köprüler sökülünce kaybolmaktadır.Yapılan köprü tedavilerinde alt kısmı çok iyi temizlenecek şekilde olmalıdır

Ağız kokusu tedavisi diş fırçası kullanımı çok önemlidir.. Yumuşak fırça önerilmez. Pilli diş fırçaları önerilmez.. Orta sert fırça öneriniz.

Ağız kokusu tedavisi mutlaka dil fırçalamasını öğretilmelidir. Dil yüzeyine yapışan eklentiler kokuya sebep olur.

Ağız kokusu tedavisi dil fırçalamanın ağız kokusu üzerine engelleyici etkisi %88 lere kadar çıkmaktadır.

Ağız kokusu tedavisi her diş fırçalamadan sonra dil fırçalanmalıdır. Diş fırçası dilin arka kısmından başlayıp öne doğru bastırmadan süpürmek sureti ile yapılmalıdır. Keratinleşmiş kıllı diller en fazla fırçalanmaya ihtiyaç duyanlardır.

Ağız kokusu tedavisi dil fırçalamak bulantı yapıyorsa nefes verirken çok çabuk hareketlerle fırçalanmalıdır.

AĞIZ KOKUSUNDAN KURTULMANIN YOLLARI NELERDİR

Kokunun sebebi çok önemlidir. Sistemik bir hastalığın bulgusu değilse çoğunlukla diş odaklıdır. Detaylı bir muayene sonucunda tedavi uygulanır. Hastanın diş fırçalamayı doğru yapması, ip kullanımı ve dil fırçalamayı öğrenmesi ile ilgili çalışılır.Yardımcı olarak çinko içeren ürünler verilir. Beslenme alışkanlıkları gözden geçirilir. Çoğunlukla bu tip durumlarda koku ortadan kalkar. Hijyen gerek beden gerek ruh bütünümüz için en gerekli şeydir.

Dışkıda gizli kan tetkikleri

50 yaşın üzerindeki kişilerde düzenli olarak yıllık veya iki yıllık aralıklarla dışkıda gizli kan testi yapılması durumunda, bağırsak kanseri riskinin % 15-33 oranında azaldığı bilinmektedir.

Guaiac testi: Yaygın olarak kullanılan bir yöntem olup, kandaki hemoglobin ’in içinde yer alan peroksidazı tetkik eder. Geçmişte yaygın olarak kullanılan Hemoccult II testinin dışkıda gizli kanı belirlemedeki hassasiyet oranı % 34 iken, günümüzde kullanılan Hemoccult II Sensa testi için bu oranın % 80 ve üzerinde olduğu bildirilmektedir. Bu tetkikte yanlış sonuç vermemeleri için; tetkiklerden bir hafta önce Aspirin ve ağrı kesici ilaçlar ve üç gün önce ise kırmızı et kesilir.

Hem-porfirin testi: HemoQuant adı ile bulunmaktadır ve Hemoccult testine göre daha hassas bir tetkik yöntemidir.

İmmunokimyasal test: Bu yöntem diğerleri kadar yaygınlaşmamıştır. Sadece insan hemoglobini ’ne hassas olarak ayarlandığı için, gıdaların bu tetkike etkisi yoktur. HemeSelect testinin dışkıda gizli kanı belirlemedeki hassasiyet oranı ise % 69 olarak bildirilmektedir.

Dışkıda gizli kan hangi durumlarda görülmez?

C vitamini
Antiasit ilaçlar
Isı
Asit pH
Bağırsak hareket (motilite) bozukluğu
Kuru dışkı

Hangi durumlar dışkıda gizli kan belirtisi verir?

Gıdalar

Turp
Yaban turpu
Şalgam
Kavun
Fasulye
Lahana
Karnabahar
Brokoli
Üzüm
Enginar
Domates
Mantar
Muz
Kırmızı et
Portakal
Ispanak
Semizotu
Somon balığı
Sardalya
Sülün

İlaçlar

Ağrı kesici ilaçlar
Potasyum içeren ilaçlar
Demir hapları
Vitamin hapları (demir içerenler)
Sukralfat
Simetidin
Kan sulandırıcı ilaçlar (Aspirin®, Coraspin®, Ecoprin®, Dispril®, Coumadin®, Heparin®, Plavix®, Pradaxa® vb.)

Korhan Taviloğlu videoları için tıklayınız

Hemoroidin (Basur) kanserle ilgisi var mıdır?

Halbuki hastalar mevcut şikayetler doğrultusunda ortaya çıkan sağlık problemlerini erken teşhis ile daha vahim bir duruma dönüşmesine engel olacaklarının farkında değildir.

Birçok kişi hemoroidin kansere dönüşüp dönüşmediği ile ilgili sorular sormaktadır. Anca hemoroidler sanıldığı gibi kansere dönüşmezler. Ancak makattan kan gelmesi barsak kanserinin habercisi olabilir. Bu yüzden herhangi bir kişinin kendi kendine hemoroid (basur) teşhisi koymaması, mevcut şikayetlerin konunun uzmanı bir hekim tarafından değerlendirilmesi büyük önem taşır. Makatla ilgili bir şikayeti olup da doktora başvuran kişilerin hemen hemen tamamı kendilerinde hemoroid (basur) olduğunu zannederek doktora giderler. Araştırmalar bu kişilerin ancak yarısında sorunun hemoroid olduğunu diğer yarısında başka bir problemin (fissür, fistül, abse veya kanser) şikayetlere yol açtığını göstermektedir.

Eğer belirgin şikayetleriniz varsa mutlaka bir hekime başvurunuz. Aksi takdir hemoroid sandığınız rahatsızlığınız daha ciddi ve farklı bir problemin habercisi olabilir!

Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Yasir Gözü

www.avrupacerrahimerkezi.com

Erkeklerde penis protezi cinsel sıkıntılara bir umut ışığı oldu

İktidarsızlık diğer ismiyle sertleşme sorunu erkeklerin iş yaşamına dahi etki eden kişide kendine güvensizlik, mutsuzluk, başaramamanın verdiği olumsuz duygularla karamsarlığa kadar giden problemler ortaya çıkarabilmektedir. Sertleşme sorunu yaşayan kişiler bu sorunlarının her zaman psikolojik olduğunu düşünmek istemektedirler fakat her zaman psikolojik sebeplere bağlı olmamaktadır. İktidarsızlık sorunu olan erkekler özellikle 30 yaşını geçmişlerse hastalıklara bağlı sorunlar olabileceği düşünülerek kan tahlilleri ve penil doppler ultrason testi yapılması gerekir.

Bir çok genç hasta yirmili yaşlarda sertleşme sorunu yaşadıklarında kısa süre sonra bu sorun kendiliğinden düzelmekte ya da sertleşme sorunu cinsel ilişki sırasında olurken mastürbasyon yapıldığında sorun yaşamamaktadır. Eğer kişi mastürbasyon yaptığında tam sertleşme sağlayamıyorsa anatomik bir sorun olabilir bu sebeple penil doppler ultrason testi yapılması gerekir.

İktidarsızlık tedavisinde sebep ortaya konulduktan sonra tedavi planlanır. Eğer psikolojik kaynaklı olduğuna karar verilirse psikiyatri ve psikologlara yönlendirilerek sertleşme sorununa sebep olan psikolojik sıkıntılara yönelik önlemler alınarak iktidarsızlık tedavi edilmeye çalışılır.

İktidarsızlık sorununa yol açan organik sebepler tespit edilirse ona göre önleyici ve sertleşmeyi sağlayıcı tedaviler verilir. Örneğin kişide şeker hastalığı veya insülin direnci tespit edilirse bu hastalıkların tedavileri sağlanır. Kişiye şeker düzeyini düzenli tutması için diyet önerileri verilir. Bunlara ilaveten kişide kilo fazlalığı, sigara kullanımı gibi sertleşmeyi etkileyen sorunlar varsa bunlar için tedbir ve öneriler sunulur.

Sertleşmeyi sağlamaya yönelik tedavilerde ağızdan alınan ilaçlar, penise şok dalga tedavisi, penise iğne ile ilaç uygulaması ve son seçenek olarak ta penis protezi tedavi olarak kullanılabilmektedir.

Bu tedaviler içerisinde son seçenek olarak kullandığımız penis protez uygulaması en etkili tedavi seçeneğidir.

Penis protezi ameliyatla penis içine yerleştirilmekte cinsel ilişki öncesi protez şişirilerek cinsel ilişki sağlanabilmektedir. Penis protezi her hastada cinsel ilişki için yeterli sertliği sağlamaktadır.

Penis protezinden geri dönüşün olmaması son tercih olarak kullanılmasında çok önemli bir etkendir. Penis protezi operasyonunda enfeksiyon oranı % 1-3 gibi düşük bir oranda görülmektedir. Operasyon öncesi alınan tedbirlerle hemen hemen enfeksiyon oranı sıfırlı değerlere indirilebilmektedir..

Penis protezleri ameliyatlarında görülen komplikasyonlar teknik gelişmeler ve ciddi önlemler sayesinde günümüzde yok denecek kadar azdır. Fakat yine de penis protezi ameliyatı olacak hastaların bütün bu ihtimalleri akıllarında tutmaları yerinde olacaktır.

Penis protezlerinin takılması sonrası hasta ve partner memnuniyetinin değerlendirildiği anketlerde hastalarda % 90 ’lara yakın memnuniyet olurken, partnerlerde % 80 oranında memnuniyet olduğu belirtilmiştir.

Op.Dr.Murad ÇELTİK

Doktorlar merkezi

Abdi İpekçi cad. Reasürans Han 1 No:57 Kat :3 Nişantaşı İstanbul

Tel : 0 212 234 58 55

Cep: 536 886 12 96

Web: www.muradceltik.com

facebook: www.facebook.com/opdrmuratceltik

Çocuğunuzun gözleri iri diye sevinmeyin!

O hastalığın adı, halk arasında göz tansiyonu olarak adlandırılan glokom! Her 10 bin bebekten biri glokom hastası olarak doğarken, anne babaların son derece dikkatli davranması ve glokomun belirtilerini bilmesi kritik önem taşıyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Can Üstündağ, 6-12 Mart Dünya Glokom Haftası kapsamında, çocuklarda göz tansiyonuna işaret eden o kritik belirtileri anlattı; anne babalara önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.

Minik bedenlerinde birer boncuğu andıran iri gözleriyle nasıl da sevimli bakarlar. Hal böyle olunca aile fertleri başta olmak üzere pek çok kişinin bir güzellik unsuru olarak değerlendirmesi işten bile olmaz. Oysa bebeklerde iri göz, erken teşhis edilmemesi durumunda ileride görme kaybına bile neden olabilen göz tansiyonu hastalığının habercisi olabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Göz Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Can Üstündağ, göz tansiyonunun sinsice ilerleyen bir hastalık olduğunu belirterek, erken teşhisin son derece önemli olduğunu söylüyor. Her 10 bin bebekten biri doğuştan glokom hastası olarak doğarken bunların yüzde 90 ’ı bebek 1 yaşına gelene kadar ortaya çıkıyor. Hastalık ortaya çıktığında, tanısı konulana kadar geçen sürede oluşan hasarı geri döndürmek mümkün değil.

Göz küresi büyümeye başlıyor!

Kaliteli bir görme temini ve göz içi yapıların beslenmesi için, anne karnında son 2-3 ayda gözün içerisinde su yapımı başlarken; gözün kanal sisteminde de yavaş yavaş delikçikler açılıyor ve sıvı yavaş yavaş bu delikçiklerden dışarıya çıkmaya başlıyor. Doğuştan göz tansiyonunda ise o delikçiklerin gelişiminde problem olduğundan sıvı dışarıya çıkamıyor. Bu nedenle de gözün içerisinde basınç yükseliyor ve görme sinirlerinde tahribat meydana geliyor. Prof. Dr. Can Üstündağ “Bebeklerin gözleri yetişkinlerden farklı olarak elastik olduğu için, içeride basınç yükseldiği zaman ilk 3 yaşına kadar göz küresi büyümeye başlıyor! O nedenle bu çocuklar genelde iri gözlü oluyor. Aileler bebeğinin ya da çocuğunun gözlerinin iri olduğunu fark ettiklerinde mutlaka göz hekimine başvurmalıdır” diyor.

Bu belirtileri ihmal etmeyin!

İri gözün yanı sıra bebeklerde göz tansiyonunun en önemli belirtilerinden biri de, ışıklı ve güneşli havada gözlerini açamamaları. Ancak pek çok anne baba bu belirtilerin de bir hastalığın habercisi olabildiğini bilmiyor. Çocuklarda böyle bir şikayet belirmesi durumunda ebeveynlerin bunu ihmal etmemesi ve bir hekime başvurması gerektiğini belirten Prof. Dr. Can Üstündağ “Ailelerin en fazla dikkatini çekebilecek bulgular arasında, gözlerin şakır şakır sulanıp akması, gözün saydam tabakalarının grileşip matlaşması yer alıyor ’ diyor.

Tekrarlayan bir hastalık

Glokomun sinsice ilerlediğinden kişinin görme yeteneğindeki kaybın çok yavaş oluştuğunu, bu nedenle en son aşamaya geldiğinde anlaşılabildiğini belirten Prof. Dr. Can Üstündağ, göz tansiyonunun her yaşta ortaya çıkabildiğine dikkat çekiyor. Ailesinde göz tansiyonu olanlarda risk 6 kat artıyor. Çocukluk çağında oluşan göz tansiyonunda genellikle cerrahi tedavi uygulanırken, göz kanalında delikçik açılıp sıvının dışarıya akmasıyla tansiyon normale dönüyor ancak buna karşın bazen ikinci ve üçüncü ameliyatlar da gerektirebiliyor. Prof. Dr. Can Üstündağ bu nedenle göz tansiyonu hastalarının hayat boyu belirli aralıklarla hekime muayene olmaları gerektiğini söylüyor. Muayene sıklığı başlangıç glokomda 6 ayda bir iken, ilerlemiş olgularda bu süre 2 aya kadar inebiliyor. Yetişkinlerde; ilk basamakta ilaç tedavisi uygulanıyor. Damlanın yeterli olmadığı, damlaya rağmen görme siniri hasarının ilerlediği olgularda ise lazer ve ameliyat seçenekleri uygulanıyor.